Eğitimde tiyatronun yeri ve önemine dair değildir


Tirat örneğini yayınladığımız yazıda tiyatro ile aramızın hoş olmadığını söylemiştik. Orada zikrettiğimiz sebeplerden başka bir sebep daha var ki esas sebep bu olabilir. Efendim, çocukluğuma ineceğiz. Cesaretiniz varsa buyrun:

İlkokul üçüncü veya dördüncü sınıfta idim. İlkokul öğretmenimiz, 10 Kasım için bir program hazırlıyor. Şiirler, şarkılar ve tiyatro... İçim gitse de sahneye çıkıp birşeyler okumak, bir tiyatroda oynamak kabuslarımdandı. Mikrofon başına, kalabalığın karşısına geçince heyecanlanır, alelacele şiiri okuyup kaçardım sahneden.
Öğretmenimiz hazırladığı programa çok özeniyor. Çocuk aklımla öğretmenler arasında bir rekabet olduğunu görebiliyor, sezebiliyorum. Sınıfın gözde öğrencilerine görevleri dağıtılıyor. Sunuculuğu saçları kurdeleli, yanakları elma gibi kızaran bir kıza yaptırıyor mesela, başrolleri uzun boylu ve çalışkanlara veriyor. Onlardan sıra gelirse ben gibi vasat öğrencilere de görev veriyor. Tembellere aksesuarcılık görevi bile verilmiyor. Koskoca sınıfta bize vazife verilmedi. Bir yandan seviniyorum çekingenliğimden dolayı, bir yandan da "Bana da bir görev verilse, şöyle bağıra bağıra şiiri okusam, herkes beni konuşsa..." diye geçiriyorum.
Manzum bir piyes var. Dörtlükler halinde yazılmış. Bir babaanne ve dede torunlarına Atatürk'ü anlatıyorlar. Oyun kısaca böyle. Üç ya da dört kişilik bir oyun. Roller dağıtılmış. Babaanne rolünde sınıfın en çok bilmiş bir kızı oynuyor, burnu sürekli tıkalı. Tıslayarak konuşuyor. Bu beni sinir ediyor. Torun rolünde ise, o kızın amcaoğlu var. Sınıfta kalmış, tembelin teki. Nasıl oldu ise rolü kapmış. Bizim tembel torun rolünü ezberlemiyor bir türlü. Öğretmen birkaç kere prova yaptırıyor sınıfta, cık sonuç değişmiyor. Tembel torun rolünü ezberlememiş.
Öğretmen şöyle bir sınıfa bakıyor. Ben siniyor, pusuyorum. Korkutuğum başıma geliyor. Rol bize kalıyor. Tembelin tekinin beceremediği iş bana veriliyor, yetmezmiş gibi şu gıcık kıza babaanne diyeceğim. Öğretmene "hayır" demek mümkün mü! Asıyorum suratımı, sınıfın ispiyoncusu görecek şekilde kafayı sıraya gömüp ağlıyor numarası yapıyorum. Çok geçmeden ispiyoncunun dikkatini çekiyorum. Ne olduğunu soruyor. Rolü istemediğimi söylüyorum. İspiyoncu hemen yetiştiriyor öretmene.
-Örtmenim, Cambaz oynamak istemiyormuş.
Sert bir ses tonu:
-Ne demek istemiyor!
-...
-10 Kasım bu, Atatürk oyunu. Sen Atatürk'ü sevmiyor musun? İsteyeceksin!
-...
Rol dediğin de iki dörtlük. Ertesi gün istemeye istemeye sahneye çıkıyoruz. Babaanne kendisine minder getirmiş, oturmuş üstüne. Biz de karşısına çökmüşüz. Sıra bana gelince bir iki mırıldanıyorum, rolümü unutuyorum. Babaanne rolündeki çokbilmiş yanlışımı düzeltiyor. Gülüşmeler duyuyorum. Bir iki daha kekeliyorum. Hiçbir şey duymuyor, kimseyi görmüyorum. Oyunun nasıl bittiğini, o güne dair başka bir şey hatırlamıyorum.
Tiyatroya, öğretmenlere ve bir şahsa karşı o gün bugündür mesafeliyimdir.
26 Şubat 2013 Salı

Hiç yorum yok: