Brühl Sarayi ve Bahçeleri


Brühl sakinleri dinlenmek, yürüyüş yapmak ve sakin bir gün geçirmek amacıyla sık sık Brühl sarayı ve bahçesini gezerler. Bu saray 18. yüzyıl başlarında Köln Başpiskoposu Clemens August tarafından yaptırılmış harika bir yapı. Bu müzeyi ve hemen yanındaki Av Köşkünü Pazartesi hariç her gün ziyaret etmek mümkün. Yetişkinler 5, öğrenci ve çocuklar için 3,5 Avro istiyorlar. En az 25 kişilik grup olursanız rehber eşliğinde geziyorsunuz ve bu durumda 50 Avro vermeniz yeterli oluyor.
Brühl Sarayı girişi

Sarayın kendisinden ziyade bahçeleri daha çok ilgi çekiyor. Bahçeler çiçek ve güllerle bezenmiş. Ama öyle rastgele değil. Çiçekler renklerine, çeşitlerine, boylarına ve mevsimsel özelliklerine göre dizayn edilmiş.
Bu bahçelerin dizaynını Dominique Girard isimli peyzaj mimar yapmış


Almanya'da neredeyse her evin balkonunda veya girişinde rengârenk çiçekler görmek mümkün. Çok sık yağmur yağması, havanın bu nedenle nemli olması her çeşit bitkinin yetişmesine imkân veriyor galiba. Çiçekcilik biraz da gelenekselleşmiş galiba. Yüzlerce yıllık çiçekçilik ve genel anlamda tarım tecrübelerini bilimsel çalışmalarla harmanlamışlar.
Saray Bahçeleri

Yeri gelmişken yaşlı ikizlerin armut bahçesinden bahsedeyim. Bu bahçe Brühl yakınlarında ve 80 küsür yaşlarında biri bayan ikiz kardeşlere ait. Bırakın armut ağacını, ben hayatımda bu kadar büyük meyve ağacı dâhi görmedim. Tepesindeki armutları toplamak için ben diyeyim 100 siz deyin 50 basamaklı taşınabilir bir merdiven kullanıyorlar. İkiz kardeşlerden erkek olanı ağır işleri yapıyor. Benim kaldırmakta zorlandığım o merdiveni yaşlı adam tek eliyle kaldırıp ağaca dayıyor ve tepesine çıkıp armut topluyor. Çok nadiren işçi tutuyorlar. Genelde bütün işleri kendileri yapıyorlar. Armutları büyüklüklerine göre ayırmak için farklı ebatlarda delikleri olan kontraplaklar kullanıyorlar. Her bir armudu bu deliklerden geçirip ebatlarına göre sınıflandırıyorlar. Armutlara öyle nazik davranıyorlar ki, sanırsınız yumurta koliliyorlar. Bu bahçe onlara babalarından kalmış, babasına da dedelerinden mirasmış. "Emekli olmayı düşünüyor musunuz?" sorusuna şaşırıyor yaşlı adam ve "Ah siz Türkler..." diye gülümsüyor ve ekliyor: "Burada doğdum, burada büyüdüm ve burada çalışarak öleceğim. Çalışmak insanı mutsuz etmez ki!"

Almanlar için emeklilik bir zûl. Genellikle emekli olmak istemiyorlar, çünkü bu durumda kendilerin ıskartaya ayrılmış, işe yaramayan bir varlık olarak hissediyorlar. Tabi bizdeki gibi torun torba yok ki, emekli olunca torununu parklara götürsün. Varsa da aile bağları çok güçlü değil.

Bir de Almanya'da işsizlik maaşı denen bir olgu var. Olgu diyorum, çünkü Almanya'daki Türklerin oldukça büyük bir kısmının mesleği "resmi işsizlik" olmuş. Ve bununla övünür duruma gelmişler maalesef. Yani hiç çalışmadan maaş alıyorlar - ki çalışsalar da aşağı yukarı aynı parayı alıyorlar - ve bu durumdan çok memnunlar. Çok rahat geçinecekleri bir maaşı veriyor Alman. Hesabını da soruyor tabi. Yani işsizlik maaşıyla yeni bir araba alınca veya bir yere para gönderince (bütün hesaplar gözetim altında) hepsini soruşturuyor. Bu parayı nereden buldun diye. Örneğin 3 kişilik aileysen, 4 odalı bir evde oturup işsizlik maaşı alamazsın, hemen sana küçük bir ev buluyorlar.

Karın tokluğuna çalışıyordu eski köleler, şimdi karın tokluğuna çalışmıyorlar. Bu duruma ben modern kölelik diyorum. Devlet midesinden yakalamış insanları bırakmıyor. Kimse alınmasın ama bu durumda olanlar, Türk nüfus pastası içinde hatırı sayılır bir dilime tekabül ediyor. İstisna olamayacak kadar büyük ne yazık ki.

Neyse efendim... Biz sarayımıza dönelim.
Bir başka açıdan Brühl Sarayı

Çiçekler, böcekler ve bahar konulu mutluluk edebiyatına uzak bir hayat sürmüş olan ben, tabiata biraz daha yakınlık göstermeye meyilliydim artık. Şimdiye kadar çiçeklerle tek bağlantısı Rasim Özdenören'in "Gül Yetiştiren Adam" kitabından ibaret olan biri olarak, gezdiğim her marketten bir çok çiçek ve gül tohumu almaya kalktım. Şükür ki kendimi çok fazla kaptırmadım bu işe. Türkiye'ye dönünce yaz aylarında çöl sıcağından farksız bir yerde çiçek yetiştirmenin biraz zor olacağına karar verdim. Üstelik balkonda bile domates, biber yetiştiren bir ülkede yaşadığımı hatırladım hemen.

Sarayın bahçesinin içinden bir dere akıyor. Bu dereyi biraz yüksekten seyretme imkanınız var. Sadece dereyi seyretmiyorsunuz tabi. Karşı tarafta zıplayan tavşanları, ağaçlarda gezinen sincapları, suyun içinde danseden rengarenk balıkları, suyun üzerinde süzülen ördek ve kuğuları seyrediyorsunuz.
Kuğu ve yaban ördeklerinin habitatı olmuş dere

Bu bahçenin tam ortasına suni bir gölet yapmışlar. Bu göletin çevresi yürüyüş yapmak için çok uygun. Göletin sonunda yorgunluk kahvesi içip, pasta atıştırabileceğiniz gezici bir kafe var. Kahve birazcık pahalıydı ama her "cent"ine değdi doğrusu. Göl ve orman manzaralı bir yerde ve özellikle serin bir havada sıcak bir kahvenin yerini başka hiç bir şey tutamaz herhalde.
Gezici kafe ve koru

Bahçe'nin sonunda küçük bir koru var. Bu sarayı yaptıran başpiskopos Clemens'in bir de av köşkü var. İşte bu başpiskopos Av köşkünde kalır ve bu ormanda avlanırmış. Tabi o zamanlar orman çok büyükmüş ve vahşi hayvanlarla dolu bir yermiş. Ama şimdi sadece tavşan, tilki, sincap ve börtü böceğin yaşadığı küçük ve şirin bir ormancık kalmış.
Saraya ait Koru

Brühl Sarayı ve Bahçe Fotoğrafları



Zor da olsa sincap fotoğrafı çekmeyi başardım. Bu kadar hızlı oludkalırını bilmiyordum.











Yaban ördekleri insanlara alışkınlar. Elinizle gel işareti yapsanız bile hemen anlayıp yanınıza sokuluyorlar
























27 Kasım 2011 Pazar

1 yorum:

Osman dedi ki...

Keşke fotoğrafların büyük haline görebilseydik...